.... adalar'a giden ilk vapura atladım. aslında burgazada'ya idi gitmek niyetim. lakin burgaza uğramıyormuş bizim vapur. sonra heybelide durdu. ineyim mi inmeyeyim mi derken büyükadaya yanaştı. üç senedir gitmiyordum. bayağı değişmiş çehresi. bir iki tur attım. canım sıkıldı. sabahki yaşanan olay değildi sanki asıl sıkıntı, geneldi. hatta daha sabah işe giderken sait faik diyordu ki; ev, iş, aile, sevgili, dünya işleri. hepsinin ucuna iğne batırılmış sarı-yeşil-mavi-kırmızı balonlara dönüştüğü günlerimiz olur. ne renk ne uçarılık ne sevinç kalır.öyle bir şeydi işte içimdeki.
sait faik iki tavşan ve iki insanla yaşam sevinci yeniden yakalayabilmişti ama benim çok çaba sarfetmem gerekti. bir ara adanın yukarılarına tırmanırken evinin cumbasından dışarıyı seyreden matmazel ve gölgede kapışan iki minik beyaz kedi değişik yaşam varyasyonları sunsa da dağıtmadı üzerimdeki ölü toprağını. faytona koşulan atlara yazıktı ama. ben sıcakta ve gölgede zor nefes alırken onların öyle koşulmasına acıdım ilk defa bu kadar yürekten.
her ne kadar denizin tam orta yerinde olsa da karada istediğimi bulamayacaktım anlaşılan. geldiğim gibi gerisin geri iskeleye yollandım, vapur gelene kadar denizin kenarında oyalandım biraz. sonra adalar aktarmalı kadıköy'e giden ve burgazdaya da uğrayacak vapura bindim ama bu kez de ben istemedim burgaz'a inmek. denizin içinde olmak daha evla idi sanki. hem rüzgar güzeldi, deniz ve martılar, o koku ve manzara-i umumiye de. aradığım sevinç buradaydı işte!
