ikibin9 aralık 31
bir metrobüs dolusu insan. biri hariç hepsinin yüzü asık yahut ha asıldı ha asılacak. sanki dünyaya inat tüm uzuvları ile gülen bu sarışının özellikle gözleri ve yüzü öyle içten gülüyor ki; yeni yılı hakkıyla kutlayan, kutlayacak olan tek otobüs belki mahalle hatta ilçe sakini o olacak belli. hafta boyu içinde ve dışında bulunduğumuz şirketlerde çekilişler yapıldı, karşılıklı hediyeler verildi, kocaman yapay gülücüklerle iyi seneler dilenip, seneye görüşürüz esprileri patlatıldı. belki şu bir metrobüs dolusu insan da az önce bu yapaylıktan nasibini almıştı. ama şimdi mutsuz ve kös kös şu yoğun akıcı boğaz trafiğinde evlerine gitmeye çalışıyorlardı. giderken akıllarından kim bilir neler geçiyordu. herhangi bir milli takımın ciddi teknik direktörü görünümlü kır saçlı amca metrobüsün kapısında tüm ciddiyeti ve vakuruyla dim dik duruyordu. belli ki ciddi şeyler düşünüyordu. hemen karşısında akutçu mahruki'ye benzeyen küpeli abi de dışardan gelebilecek olası tehlikelere karşı tetikteydi sanki. pür dikkat dışarıyı izliyordu. bir süre sonra solumda muhteşem bir güzellik farkettim. o'nu daha önce hiç böyle görmemiştim. belki o hep öyleydi de ben böyle bakmamıştım. bilemiyorum. ay dolun vaziyette ışıklarını cömertçe boğazın lacivert sularına yansıtmaktan çekinmiyordu. anlaşılan o ki bir kaç saat sonra havai fişeklerin yaratacağı her türlü kirliliğe karşı aceleci davranmış iki resmin arasındaki ikibindokuz farkı bizlere sunmak istemişti. dedim ya bugune değin hiç bu kadar güzel ve çekici bulmamıştım bu manzarayı. öylesine huzur dolu, öylesine berrak bir manzara. hani ölmenin yeri ve zamanı var mı bilmiyorum ama varsa da en kallavisi böyle bir yer olmalıydı mutlaka. ölüme nerden geldik şimdi. tüm güzellikler gibi bir köprü uzunluğunda kısa sürdü elbet bu güzelliği yaşamakta. hemen sol arka çaprazımda esmer güzelini görünce yazmayı özlediğimi farkettim. aslında esmer güzelini görmesem de yazacaktım. çünkü 27 aralık pazar günü kendime söz vermiştim. geçen bir yılın hatırına, bir yaşına giren fahimbeyin hatırına otuzbeş readers'ın hatırına, ara ara sönüp tekrar alevlenen içimdeki yazma aşkının hatırına, her daim çantamda taşıdığım kalem ve defterin hatırına, gün gelir bu yazdıklarımı tekrar tekrar okuyup hey gidi günler diyebilmenin hüzünlü tadına varmanın hatırına, zorla bir şey yapmayacağını bilip iyi seneler dileğiyle niye yazmadığımı merak eden sevgili arkadaşların hatırına, bugune kadar kendime verdiğim sözleri tutamamış biri olarak yeni yıla girerken bir batıl inanışı ya tutarsa diye pratik etmenin hatırına ve unutup da yazamadığım bir çok şeyin hatırına yazacaktım. taammüden planladığım bu koşullar dahilinde ama ille de ben istediğim için yazacaktım.... saat altıyı kırkbeş geçiyordu. bir metrobüs dolusu insan hala mutsuzdu. radyo eksende placebo çalıyordu. ama ben esmer güzeli olmasaydı da yazacaktım..
...
.
ve şimdi evimdeyim... geceyarısına az bir zaman kaldı. şehir çılgınlar gibi eğleniyor, havai fişek sesleri ve dahi ışıkları odamı dolduruyor. fakat içimdeki boşluk ancak yazarsam dolacakmış gibi geliyor bana.
ikibin10 aralık 31
hava ayaz mı ayaz. ceplerimde ellerim. şarkıdaki gibi tıpkı evet. ve kulağımda müzik her zamanki gibi. hiç birini ayırt etmeden sıradan dinliyorum telefonumdaki şarkıları. misal ilk şarkıda sıla kadeh tokuşturuyor ustasıyla. dinlerken sen geliyorsun aklıma. peşinden de otobüs. eve gitmeden önce kadıköy'e inmem, biraz alışveriş yapmam lazım. yılbaşı. misafirler. mecburiyetler. bilirsin işte. otobüs, akşamın ve sokaktaki kalabalığın aksine çok sakin. tekli bir koltugu gözüme kestiriyorum. oturur oturmaz çantamdan kitabımı çıkarıyorum. hoş bir koku yayılıyor içeriye. biraz başım dönüyor. gülümsüyorum. sanırım biraz şapşalca. ama seviyorum bu halimi. hem kime ne? kitaba odaklanamıyorum fakat. ilk paragrafı üçüncü kez de geçiyorum. ama sonra yağ gibi akıyor satırlar, kelimeler, cümleler... altı çizilesi kelimeler çıkıyor karşıma çizmek istiyorum. çiziyorum da.. keşke yanımda olsaydın diyorum. ara ara içim ürperiyor okurken. kitabı ve dilini seviyorum. karakoyunlu'nun kıvrak dilini, betimlemelerini. bu okuduğum ikinci kitabı. bir de ezan vakti varmış onu da okumayı düşünüyorum. hızlı akıyor kitap kendini içine alıyor, ürperiyorum ama sadece kuvvetli tasvirlerden değil kokudan. mutlanıyorum durduk yerde. sonra kırık kalpler durağına başlıyor candan. ama hangi arada geldiğimizi farketmediğim son durakta inmek zorunda kalıyorum. "kadıköy son durak" diyor ecevit mavisi gömlek giymiş şoför. biliyorum ki dışarısı çok soğuk. ama içerisi ve kitap sıcak. sonra o güzel koku, kokun. hala içerde hala içimde. hiç inmek istemiyorum. lakin gönülsüz ve mecburen iniyorum. kalabalığın arasına karışıp bu hızlı insanların hareketlerine uyum sağlamakta zorluk çekmiyorum. kalabalık çok hızlı ve adı üzerinde. çok kalabalık. sıkıyor, boğuyor beni. fazla kalamıyorum bu soğuk gecede. aynı hızla alışverişimi yapıp evin yolunu tutuyorum. yeni bir otobüs. şanslı günümdeyim bu karmaşada oturacak ve okuyacak bir koltuk daha. yedi kişilik ama bu sefer karşılıklı üçerli ve dörderli. dörtlüdeyim ben.. karşımdaki üçlüden ikisi kitap okuyor benim gibi. biri muhtemel emekli olmuş veya emekliliğine yakın öğretmen bir kadın! diğeri otuz yaşlarında temiz yüzlü bir genç. bizim dörtlünün medar-ı iftharı ise benim. tek kitap okuyanım çünkü. yanımdaki ak sakallı amca uyumak üzere. üzerime yıkılmasından endişe ediyorum. onun yanındaki liseli ergen ya mesaj yazıyor ya oyun oynuyor cep telefonunda. hemen yanındaki adam dalgın, düşünceli. arka kapıya bakıyor derin derin. kitap yine su gibi akıyor. ineceğim durağı son an da farkediyorum. iniyorum. ürperiyorum yine. soğuktan bu sefer ama koku, kitap, insanlar, tam indiğim an da başlayan teoman'ın kelimeler şarkısı hepsi, her şey etken buna. mahsun ve biraz üzgünüm sanırım. ama mutluyum da galiba. yine de emin değilim. karışık duygular içindeyim. eski yıl. yeni yıl. umutlar, tükenişler, hayal kırıklıkları...
ağır adımlarla ve elimde poşetlerle giriyorum eve.
ve şimdi odamdayım. misafirlerimi bekliyorum....
ikibin11 aralık 31-
boş ekrana bakıyorum. yazmak zorunda değilim diyorum içimden. düşünüyorum. geçmişi. ve yarını. iki gün sonrasını. bir gün öncesini.
düşünmek hakikaten ağır bir iş.
ümit yaşar geliyor aklıma. dünyanın en ağır işçisi benim. yirmidört saat seni düşünüyorum.
diyor ya hani bir şiirinde. düşünmek gerçekten zor zenaat.
iç sesimle konuşuyorum yine. yazmak zorunda değilsin diyorum bilmezmiş gibi kendimi. nasıl inatçı olduğumu. başladığım işi bitirmeden rahat uyumayacağımı.
hem tüm olan biteni anlatmalıyım. belki birilerine faydası olur.
saat 00:12
..
televizyonun radyosu açık. rastgele bir kanal seçiyorum. ses olsun da. doğrusu müzik olsun. söylemiştim defaetle müziksiz yaşam düşünemiyorum. ve sanki nazan öncel geçen sene teoman'ın bıraktığı yerden devam ediyor. aşk diyor şimdi.. ama hiç oralı değilim. galiba biraz da uykum var. ondan olabilir. bilmiyorum. yıl da bitiyor zaten. hüzünlü müyüm yoksa sevinçli mi? daha çok nötrüm. hem bakıyorum da şöyle geriye parmak hesabı. ikibindokuz, on, onbir değişen pek bir şey yok. muhtemelen oniki, onüç, ondört, onbeş, onaltı, onyedi, onsekiz, ondokuz gidecek böyle aynı. cümleler aynı, sıkıntılar aynı, aşklar aynı, riyakârlıklar aynı, bulantılar aynı, az sayıdaki sevinçler bile aynı.
ama her şeye rağmen...
var olan bir ümit...
ve
der ki sertab bir şarkısında; bi çaresi bulunur çıkmazların, bi uyuyup uyanalım...
.
07:55 : uyandım. sertab'ın kulaklarını çınlattım. değişen bir şey yoktu. ama uyandığımdan beri beynimin içinde bir ses. bir şarkı. kıraç söylüyor. tuvalete gittim geldim hala o ses. yeniden yattım. uyumaya çalışıyorum. çünkü tatil bugün. uyumaya çalışırken kadıköy'e insem mi? arkadaşlara uğrasam mı? nerdeyse aslan yelesi kıvamına gelen saçları mı kestirsem. kredi kartı borcunu yatırsam? arabanın yağı da değişecek unutma. gönderilecek bir kargo var. bilinçaltımdan çok derimin altıma işlemiş zamanlanmış görevler. ama ben sadece uyumak istiyorum. uyumak. sıcak odada tembellik etmek kedi misali. uyuyamıyorum. oysa hafta içi bu saatte uyanmamak, yataktan çıkmamak için on takla atıyorum. şimdi yatakta kaldıkça ızdırap çekiyorum adeta. utanmıyorum okkalı bir küfür sallıyorum bu duruma. hazır ağzımı açmışken istediğim gibi gelişmeyen borsaya, iş hayatına, sızlayan dişlerime, istanbul trafiğine , kalabalığa, tükenmişliğe, çaresizliğe, adet yerini bulsun diye amerikaya da bastım kalayı. rahatlamadım.
zaten giden ve gelen bir yıla canlı bir organizma gibi davranmayı bilmem de beceremem de. giremem o duyguya hiç bir şekil. dünyanın uzağından geçen bir göktaşından farksızdır bu yıllar. geçip gidiyorlar çünkü. saygı duyabilirim, heyecanlanabilir insanlar. ama o duyu organım alınmış gibi benim. saygı duymadığım kendimim. benimsemediğim halde iyi seneler, hoh hoh seneye görüşürüz esprilerine , şirket resepsiyonlarına katılmak. bu bayatlığa alet olmak falan. sıralı sayılar gibi geçip gidiyor işte. pazartesi salı ocak şubat gibi ikbinon ikibinonbir ikibinoniki ... içinde olup bitenler yılların değil tamamen bizim günah ve sevaplarımız. o yüzden bok atmayalım 2011'e rica ederim. canlı değil ama dile gelip bir konuşursa mazallah marduk, uzay, mağma hiç bir şey kurtaramaz gibi geliyor bizi. şu yukarı yazzdıklarımı tekrar okumadan basacağım şimdi kaydı yayınlaya. merak ediyorum yarı uykulu kafayla nasıl bir malzeme çıkmış. yeni yılsa bu da yeni yıl.
ha unutmadan bir itiraf. beynimin içinde şarkı söyleyen gülben ergen'di. tesadüf diye bir şeyler söylüyordu. kıraç geçen hafta ziyaret etmişti. ondan önceki hafta da amy winehouse.
haftaya adriana lima'yı bekliyorum. olsun şarkı söylemese de olur.
...
.
10:33 : dışardayım nihayet. soğuk iliklerimde. sokaklar ve cadde garip. bir yılbaşı cumartesisi gibi davranmıyor. kediler ve kuşlar hariç. yeni parketmiş bir hyundainin sıcak ön kaportasına konuşlanmış işte bir sarman kedi. kargalar yıkılıp yeniden dönüştürülmek üzere olan bir binanın kalıntıları arasında leş arıyorlar kendilerine. martılar kazulet sesleri ile gelişigüzel haykırıyorlar yine. ama insanlar. hiç olmadığı kadar azlar ve yavaşlar bugün. rüyada mıyım diye düşünüyorum. değilim. yorgunum sadece. çok yorgunum. insanları anlamaya çalışamayacak kadar yorgunum. ani bir kararla kadıköy'e inmekten vazgeçiyorum. berber meto'ya çeviriyorum rotayı. şansıma sıra yok. çünkü gitmeden arıyorum. berber sırası beklemek gibi iğrenç bir şey hatırlamıyorum. laflıyoruz gene. muhabbet her yerdeki gibi aynı. cingıl bels ekseninde. kısa kesiyoruz ama. sevmediğimi biliyor zira meto. ama diğer mevzular da aynı değişmiyor. hayat zor. istanbul kalabalık. insanlar anlayışşsız. milletvekili zamları, ölenler, kalanlar, suni gündemler, hava ve yol durumu sonu belli oyunun piyonları olduğumuz gerçeği en nihayetinde. canım sıkılıyor. bir daha saçımı kestirmemeye karar alarak çıkıyorum. bir kadıköy mü yapsam. canım istemiyor. köşedeki süpermarketin sıcaklığında dolanırım biraz. güzel müzikler çalıyorlar hem. bebe, dani, tom waits, cohen.. ne ararsan var. en azından kafamdaki gülben ergen sesi gider. süpermarkette elimde liste aylak aylak dolaşmayı seviyorum. tuhafıma gidiyor ama seviyorum. özgürüm. acele yok. telaş yok. yine de umulmadık kazalar olabiliyor. kaptan amcayla mesela çarpışmaya iki saniye kala uyandık. doğrusu ben uyandım. kafam yukarıda olduğu için her daim. ikimiz de elimizdeki listeye yoğunlaşmışken yaklaşan bir karaltı gördüm. kıvrak bir vücut çalımıyla son an da çarpışmadan kurtulduk. gülümsedik bu arada birbirimize. kaptan amca. siyah kasketi beyaz bıyıkları ile ağır ağır çıkıyordu hayat merdivenlerini sanki. galiba ben daha hızlıydım ondan. sonra o esmer güzeli. oğluyla şakalaşırken ve bana gülümserken gördüm. belki de oğluna gülümsedi. o an için üzerime alınmak istedim. gülümsedim. durmadım devam ettim. yapmadığım bir şeyi yaptım. yeni çıkan bir çikolata markasının tadına baktım. beğendim. bir paket de aldım üstelik. sebepsiz.
.
.
13:03 : durduk yerde mutlu yıllar diyen kasiyere zoraki "iyi seneler" dedim. moralim bozulmuştu. elimde poşetler eve gitmek istemiyordum. poşetleri arabanın bagajına koyup doğuya doğru yürüdüm sert adımlarla. cadde gürültülüydü ve kalabalıktı sabahın aksine. umrumda değildi. bir sigara yaktım. bir nefes çektim. iğrençti tadı. fırlatıp attım. adımlarımı daha da sıklaştırdım. karşımdaki seçemeyecek derece sinirli ve hızlı adımlarla uzunca bir süre yürüdüm. sonra gördüğüm ilk cafeye girdim. üşüyordum. buna rağmen dışarıya oturdum. ayazın tüm benliğime hatta ruhuma hakim olmasını istiyordum. neyi unutmak ya da kanatmak istiyordum bilmiyorum. o kadar çok şey vardı ki. aralarından seçim yapmak için çok tembeldim. çok üzerimde durmadım. ısmarladığım kahve de gelmişti zaten. içimde bir his vardı. konuşuyordu üstelik. hiç durmadan. benim dinleyecek halim yoktu. sadece kahvemi içmek olanları unutmak hatta tüm her şeyi sıfırlamak. mümkünse yeniden başlamak istiyordum. kimseyi duymak dinlemek istemiyordum, kendimi bile.
..
.
14:17 kediler kek sevmezmiş bunu anladım. düzeltiyorum çikolatalı keki sevmezlermiş. hiç kedim olmadığı için bilmiyorum tabi. etrafımda mırıldayan sırnaşık kedilere yediğim her şeyi veriyorum. aslında çok cömert olduğum söylenemez ama işte kedilere karşı bu zaafiyetin nerden geldiğini çözemedim hala. daha önce kaşarlı tost, hamburger falan vermiştim. onlara da nazlanmıştı bu köftehorlar. yan masadaki işletme üçüncü sınıf güzeli halimize bakıp güldü. tam ağzını açıp bir şey söyleyecekken öte tarafa döndüm yüzümü. tekrar bu tarafa döndüğümde bizim tekir kedinin iki dakikada beni satıp solugu bu kızıl gezegenin yanında aldığını gördüm. tamam kız fena değildi. alımlı, omzunun on santim aşağısına sarkan brezilya fönlü kızıl saçlar, az makyaj, çok doğal ve duru bir sıfat ama işte o ukala tavrı yüzümü diğer tarafa çevirten. neyse kediler diyorduk. nankörler işte. ama huyum kurusun her şeye rağmen ekmeğimi vermekten vazgeçmeyeceğim bu uzaylı yaratıklara.
..
.
15: 00 izlediğim amerikan filmlerindeki gibi (yoksa türk filmleri miydi anımsayamadım tam şimdi) garsona uzaktan işaret edip kahvenin ve kekin parasını masaya bırakıp aceleyle çıktım cafeden. o sırada tekire baktım keyfi yerindeydi. ilginç olan kızıl gezegenin de aceleyle hareketlenip arkadaşlarıyla vedalaşmasıydı. tesadüf olmalıydı. beni takip edecek hali yoktu ya. ama benden beş on saniye sonra aynı köşeyi dönünce şüpheye düştüm. emin olmak istedim. bir şey almak bahanesiyle köşedeki büfeye uğradım. kızıl gezegen beni beş on adım geçtikten sonra çiçekçinin yanında durdu. artık emindim. beni takip ediyordu. dünya tersine dönmüş olmalıydı. ilk hareketin ondan gelmesini bekleyecektim. gideceğim yönün aksine ve tenha bir sokağa girdim. yanılmadım. o da peşimden geldi. az önce aldığım kararı bozup ani bir hareketle geriye döndüm....
.
zamansız : işte orada bütün güzelliği ile bir masal perisi gibi bunca yıldır boşuna beklememişim demek ki sözünün tüm ağırlığı, bütün onuru ve vakarı ve ihtişamı ile kanlı canlı karşımdaydı. sormaya gerek bile duymadım. gözlerinden tanıdım o'nun o olduğunu. zaten istesem de soramazdım dilim tutulmuştu adeta. sağ elinin işaret parmağı ile önce kendi dudağına sonra benim dudağıma dokunarak öyle bir sus işareti yaptı ki bir yerlerde zelzele oldu sandım. meğer artçıymış. benimle evlenir misin sorusunun akabinde aynı dudaklar şehvetle birbirine kavuştuğunda gerçekleşti asıl deprem. bir tufan bir kıyamet. sokak yıkılıyordu. alkış, yaşa, civar cafe ve işyerleri ile komşu balkon ve camlarından sarkan altın günü hanımları, tezgahtar kızlar, eğlence arayan ergenlerin ıslık ve alkışları eşliğinde dünyanın en güzel evetini işittim...
..
.
16:48 : uyanmışım. daha doğrusu uyandırıldım. karım ve üç çocuğum tarafından. zor kullanılarak soğuk suyla işkence yapılarak. böyle bir rüyanın sonu bu şekilde olmamalıydı. hadi oldu işkence kısa sürmeliydi. sesler vardı kafamda. dinmeyen gürültüler. daha çok bir kadın sesi. "hadi abimlere geç kalıyoruz. bugün yılbaşı. daha teyzenlere, dayımlara, sonra çocukların süt annelerine gid...."
son duyduğum kelime tamlamaları bunlardı. ondan sonrasını inanın hatırlamıyorum hakim bey. lcd plazmayı camdan ne vakit atmışım, peşinden de kendimi aşağı salmışım inanın hiç bir fikrim yok. şans eseri emektar yeleğin omzundan bahçedeki ceviz ağacına asılı kalmışım. kuvvetlidir yelek. kıbrıstan getirmiştim. askerliğimi kıbrısta yaptım da ben. yelek olmasaydı huzurlarınızda olmazdım şu an. ama dediğim gibi hatırlamıyorum tabi hiç bir şeyi. komşular anlatıyor. sinirden şoka girmişim. itafiyeyi çağırmış komşular. onlar indirmiş beni ağaçtan. önce yılbaşı şakası yapıyorum sanmış komşular. inanmamışlar. huyum kurusun bazen böyle muziplikler yaparım. ama bakmışlar iş ciddi. başta hindi sesi olmak üzere tuhaf sesler çıkarıyorum, ingilizce şarkılar söylüyorum. önce polise sonra itfaiyeye haber vermişler. sonrasını biliyorsunuz zaten. sonuç olarak ben hem mağdur hem masumum hakim beğ. hanife'nin de benim peşimden atlayacağını bilemezdim. beni bu kadar sevdiğini de bilmiyordum hem. masumum.
diyeceklerim şimdilik bundan ibaret...
.
..
.
sırf başlayıp bitirebildiğim bir hikayem olsun diye....
