12 Aralık 2009 Cumartesi

gölgesizler (2008)


-derdi nedir?
-derdiii? ne derdi olacak. herkesin derdi aynı. herkes hem burda olmak istiyor hem çok uzakta...


10 Aralık 2009 Perşembe

yağmur sen de vurup durma şu cama

sıradan ama garip bir gündü. gün boyu bulutlar arasında bir görünüp bir kaybolan ama bir türlü ısıtmayan güneş iyice kaybolmuş yerini akşamın ısıran soğuna bırakmıştı. soğuğa rağmen vapurun en kenarındaydım. sanırım daha beş-on dakika vardı kalkmasına. benden başka dışarda oturan yoktu. neden bilmem o soğuğu iliklerimde hissetmek istedim. üşürsem içeri geçerim diyordum ama gitmeyeceğimi de biliyordum.
her daim iş görüşmeleri için hazırladığım siyah takımım ve içinde bir kitap, bir akbilli anahtarlık, iki telefon, bir not defterinden başka mevcudu olmayan evrak çantamla başka algılara sebebiyet vermiştim anlaşılan sırf kahve içmek için girdiğim o festfud şeysinde. aslında self servis olan yerde servisi onların yapmak istemelerinden işkillenmeliydim daha en başında. elimdeki kahve bitmeden müesseseden ikincisini teklif ettiklerinde tahmin etmiştim bu mide bulandıran yanlış anlamayı. hepi topu üç metrekarelik vasat bir "hızlı yemekçi"deki bu üst düzey bürokrat yahut saygın lokanta müşterisi alakasını anlamakta gecikmedim tabi. ye kürküm ama devlet tarafından ye ya da benim memurum işi bilir sevgi ve ilgisiydi açıkça. yine de bozuntuya vermeden kibarca reddetim tekliflerini. ama bir lokmada hüpletilesi taptaze üstelik çikolatalı kek getirmeleri taşan son damlaydı. bu sefer ilki kadar kibar olmadım. bunu geri götürün dedim. içtiğim kahvenin parasını ödeyerek çıktım. zaten müzikleri de yoktu. en çok buna kızdım sanırım. müziksiz işletme mi olur canım.

ilk kez tattığımız bir peynir için bile net karar veremezken ilk kez gördüğümüz konuştuğumuz insanlar hakkında ne kadar kolay ve kesin hükümler verebiliyoruz. sabahattin ali beyfendi bugün okuduğum kitapta bu mealde bir şeyler söylemişti. ne kadar haklıydı oysa.
vapura binmeden az evvel arayan ve hakkımda hiç bir şey bilmeden ahkam kesen kendini dünyanın hakimi zanneden işveren temsilcisine haddini bildirmekten kaçınmadım o yüzden. her ne kadar burnum bokta da olsa böyle kifayetsizlilere haddini bildirmek bir ay işsizliğe bedeldi. valla.

neden bilmem ben bu olayları hem de kronolojik olarak dimağımdan süzerken vapurun yanı birer ikişer dolmaya başlamıştı. anlaşılan tek don kişot ben olmayacaktım bu soğukta. beş kişiydik toplam. ben, yanımdaki üç liseli hayta ve az ilerde martılara simit atan beyaz hırkalı elli yaşlarındaki hafif tıknaz abla. haytalar hararetli hararetli bir şeyler konuşuyorlar ama kulağımdaki müzikten ne konuştuklarını anlamıyordum. sadece geçmişe kısa bir yolculuk yapıyorum. fiko ve hafızla olan anılarım şöyle bir gösterip kendini sonra da kaçıyorlar.
martılar, simit atan abladan dolayı vapurun kıçındalar gruplar halinde. ve sanki nöbetleşe yapıyorlardı bu bir lokma simit avını. bir grup uzaklaşıyor sonra ötekiler yanaşıyordu. uzaktan yakından oyuncakları anımsatan gemiler geçiyordu bir sağa bir sola. fonda da gri, kasvetli bir gökyüzü, zaman zaman beyazlaşan lacivert-gri karışımı dalgalar, kız kulesi, boğaziçi köprüsü vardı. sanki bir filmin hatta hatta karpostalın içinde görüyordum kendimi.
beyaz hırkalı abla bir elinde küçük parçalar kopardığı simit ve öteki elinde içinde yine simit olan beyaz poşet ile martıları beslemeye devam ediyordu. torba ha düştü düşecek elinden ama umrunda değildi sanki. onun yerine ben endişe ediyordum. sonra canım acayip simit çekiyor ama üşendiğim için yerimden kalkmıyordum. sonra bir de koca boğazı geçerken kendini pek hissettirmeyen soğuk rüzgar kız kulesini geçer geçmez anlaşılmaz şekilde sertleşiyor ama güzelleşiyordu benim için. bu üşüme anınını da kaçırmak istemiyordum. ama bir yandan da mini etek giyip de eteğinin orasını burasını çekiştiren hatunlar gibi ben de soğuğu yedikçe kabanımın yakasını çekiştiriyordum.
öyle tatlı bir soğuk ki. iliklerine işliyor insanın. normalde yapamayacağım hatta kışın hiç yapmadığım bir şeyi yapıyordum. üstelik raif efendi'nin zatürreden öldüğünü okuduğum bugün. şimdi sıcak evimde oturmuş bunları yazıyorum.
burnum akıyor.

07 Aralık 2009 Pazartesi

amorti

işkence gören manisalı genç, oyuncu oldu diyor radikal haberden gelen mailin başlığı. ne zaman niye üye oldum bilmiyorum. zaten spam maillere atmışım. şimdi silerken farkettim. haberin detayını niye okumadığımı bilmiyorum. açıkçası merak da etmiyorum. kendimle çok meşgulum bu aralar. bu iyi mi kötü mü onu da bilmiyorum. sanırım bildiğim tek şey hiç bir şey bilmediğim.

bir saat önce içtiğim sigaranın iğrenç tadı var şu an kursağımda . tiksiniyorum bu duygudan. ve bunu yapmamdan. bir de yazamamaktan. evet eskisi gibi yazamıyorum artık. tükeniyorum.
beni oyalayan, elimde kalan tek ilacın da yavaş yavaş tükendiğini hissetmek midemi bulandırıyor. oysa ölesiye yazmak, durmaksızın kusmak isterken içimdekileri cümlelerimi yutan, elimi bağlayan, düşüncelerimi hapseden nedir gerçekten bilmiyorum. aslında umrumda değil sebebi. ama çok yazmak isterken böyle yazamamak, tıkanıp kalmak, düğümlenmek var ya? işte bu acı verici. sanki gizli bir el kalbimi avuçlayıp sıkıyor ama ben boğazım sıkılmış gibi nefessiz hissediyorum.

cuma günü gittiğim cafedeydim yine bu öğlen. isminin necdet olduğunu sonradan öğrendiğim garson, aşkından kül olan aşığın tutkusuyla istediğim kağıt ve kalemi getirdikten sonra
başladı her şey. ilk o zaman yazamadım. oysa içimden taşanları kağıda dökmek için yanıp tutuşuyordum. o gün başta benim olmak üzere tüm müşterilerin peşinde dolaşan sırnaşık kediyi tekrar gördüm ilk cümlemi yazmaya hazırlanırken. yalvaran bakışlarından bir şey kaybetmemişti. sanki beni tanıyıp da yanıma gelmiş ve o günden beri nasılsın der gibi öyle dikkatli bakıyordu gözümün içine. yahut bir şey anlatmak ister gibi. abartısız bir kaç dakika, böyle liseli aşıklar gibi bakıştık. ama birbirimiz için elimizden hiç bir şey gelmiyordu. belki o an için dünyada beni anlayan tek varlık oydu. belki de karnını doyurmanın peşindeydi. bense hislerimi.
bilemiyorum.
söylemiştim; hiç bir şey bilmeyen, hayatta doğru dürüst bir izi olmayan sıradan yaşam süren sıradan biriyim. tıpkı geçen akşam öylesine izlemeye başlayıp beni içine çeken filmdeki mali denetmen jonathan gibiyim. ve bazen silinmiş hissediyorum kendimi. enteresandı. bu mesleği yapanların ortak özelliği bu muydu gerçekten. yoksa o da hayatın sallama tesadüflerinden biri miydi sadece?
düzenli bir iş. çok sevgili rakamlar. her daim dakik bir yaşam. hep bir nizam, hep bir intizam. geçmişte yaşanılan yoklukları ve zorlukları aşıp refaha erme. geçmişin kıymetini bilip aşırılıklardan sakınma adına çoğu zaman başkalarının yönlendirdiği ve çizdiği sınırların dışına taşmadan tek düze, sıradan bir hayatı devam ettirmek zorunda kalmak.

bazen her şeyi bırakıp dışarıyı, insanları seyrediyorum. hayatı görüyorum, kusursuzca yanımdan geçip giden. ama sonra benimle aynı şekilde hayatı sadece seyredenleri görüyordum. kimi farkındaydı bunun kimi de nasıl bir çıkmazın içinde olduğunu anlamaya çalışıyordu sanki. ama hepsinin, hepimizin ortak yönü bir vardı. bakışlarımızla, oturuşumuzla, yürüyüşümüzle, sigarayı daha bir derinden çekişimizle adeta mutsuzluk kıvılcımları saçıyorduk etrafa.
işte bakın bir küçük kız - ki parkın en neşeli insanı o'dur diye yemin edebilirim- bir anne ve muhtemelen bir anneanne yürüyüşe çıkmışlar. ortadaki genç anne pek bir düşünceli. sert, memnuniyetsiz bir yüzü var. aslında buraya oturduğumdan beri çocuk arabalarıyla geçen diğer genç annelerinkinden pek bir farkı yoktu o soğuk ve mutsuz ifadesinin. çocuğuna bakıp keyifle gülenini görmedim daha. arabalarını sanki bir taş ocağındaki esirmişcesine mutsuz itiyor, zoraki gidiyorlardı çocuklarının peşinden. mutsuzluk akıyordu yüzlerinden ve vücut dillerinden. sanırım mutsuz insanları yine en çabuk mutsuz insanlar anlıyor ve tanıyordu. sanki aralarında özel bir işaret varmış gibi. oysa ben hepsini ilk kez görüyordum ömrümde. mutlu etmiyordu tabi onları öyle görmek. ama mutsuz da etmiyordu.

herkes bir şekilde peşindeydi mutluluğunun. kimilerine göre an'ı yaşamaktaydı mutluluğun tarifi. kimilerine göre özgür olmakta. kimilerine göre ise sayılamayacak kadar çok paradaydı.
söylenilene göre çok az kişi ulaşıyordu. ben bu huzursuz kişiliğimle asla ulaşamayacağımı anladığımda yıllar önceydi. yine de para seçeneğini işaretleyenlere selam ederek teklifsiz yanıma sokulup "yılbaşı bileti almaz mısınız" teklifine kayıtsız kalamadım milli piyangocunun.
"sahte değil di mi bunlar" ikazımı yapıp kimliğini kontrol ettikten sonra bir çeyrek çektim şansıma. zeki alasya'nınkine benzer -metin akpınar mıydı yoksa- iğrenç sıralı bir bilet çekmişim.
"çıkmaz lan buna" dedim.
piyangocudan evvel o sırada boşları alan garson güldü.
piyangocu "öyle deme abi şans bu, kime güleceği belli olmaz" dedi.
"hadi öyle olsun bakalım."

en son bileti ne zaman aldığımı hatırlamıyorum. ama çok uzun zaman önceydi. rahmetli hayattaydı daha. demek ki dokuz seneden fazla olmuş. sonuncusunu değil ama ilkini çok iyi hatırlıyorum. üç kardeşin üçünün şansına kendi elleri ile çektiği sonra eve geldiğinde bir piyangocu edasıyla kendi adımıza tekrar çektirdiği çeyrek biletlerdi. sanırım biradere bir amorti çıkmıştı sadece. gerçi hayatımız amortiden ibaretti ama mutluyduk. üç çocuklu ailenin ortancasıydım. zengin değildik. orta halli bile değildik. dedim ya mutluyduk. sonra dağıldık çil yavrusu gibi. iş, güç, mevki-makam sahibi olduk. n'olduk? ara'da kaldık. arafta kaldık. ne bu dünyanın ne öte dünyanın olduk. şarapnelin en öldürmeyen ama en can acıtan parçalarını sapladık yüreğimizin orta yerine. mutlu insanların hikayesi olmaz derler. hayır, vardı. inanılmaz güzellikte ve de çoğunluktaydı hem de. şu an bir yerlerimi kanatıyor olmalarının nedeni; o güzellikleri ve bu güzelliklere bir daha ulaşamayacağımı bilmemdir belki de .
oysa şimdi bir amortimiz bile yok.

04 Aralık 2009 Cuma

sırnaşık

sanırım ömrümün en uzun uykusunu çektim bugün. yine ömrümde en fazla çayı da bugün içtim. özel bir sebebi yok. basit bir tesadüf sadece. ama şimdi ömrümün en uzun yazısını yazacak kadar istek var içimde. lakin, şu tembellik ve konsantrasyon eksikliği yok mu?
elimi bağlıyor. beynimi de sanki.

uykuyu çok seven biri değilim. orta karar uykucuyum diyebilirim. misal, günde 6-7 saat uyumak yetiyor bana. ama işte bir mecburiyet olup da sabahın köründe kalkmak icap edince deli oluyorum. saatlerce uyumak istiyorum işte o zaman. oysa ki işe gitmediğim zamanlar sabah sekiz dedin mi ayaktayım. pazarları da dahil buna. ama bu sabah hiç çıkmak istemedim yataktan. hayır hasta değildim. aslında işsiz olduğum için üç haftadır böyle bu durum. yalan söyleyecek değilim şimdi. bunun ne kendime ne de size yararı dokunur çünkü. ama bu sözlerimden sonra da tembel, hımbıl biri olarak bellemeyin n'olur beni! sevdiğim bir iş olursa karıncadan çok çalışırım. vaktin nasıl geçtiğini anlamam. bilirsiniz hayat istediğini, sevdiğini her zaman vermiyor insanoğluna. benim başıma gelen de bu.

dün yahut önceki gün fulya'ya artık fahimbey'e yazmayacağım dedim. niye bilmem öyle bir soğuma, bir isteksizlik geldi birden. cahitle başbaşa bırakıp sizi kimseye haber vermeden de gidecektim. ha yazmayacak mıydım? yazacaktım, elbet başka yerlerde. en kötü, sağda solda otobüs ve cafe köşelerinde etraftaki insanlardan sekip beynime dolan düşünceleri yazacaktım bir şekilde. ama yapamadım, gidemedim işte.
gidemiyorum.
hayır! gidemeyişimin sebebi ne geçen sene bu zamanlar ulu orta verdiğim "artık son blog burası, terketmek yok" sözü ne de bazı sevgili arkadaşların alaycı ve iğneleyici eleştirilerinden korkmam! nasıl anlatacağımı ve izah edeceğimi bilmiyorum. ama deneyeceğim.

elbette sizlerin yazdıklarımı okumaya ihtiyacınız yok ama sanırım burada yazdıklarımı sizlerin okumasına benim ihtiyacım var! ne düşündüğünüzü bilmeden sessiz ve düzenli okuyuşlarınız sevindiriyor beni. hatta itiraf edeyim bazen heyecanlandırıyor bile.
yazdıklarımda ne buluyorsunuz diye ahmakça bir soru yöneltmeyeceğim şimdi. çünkü ne bulduğunuzu gayet iyi biliyorum. belki de bu cesaretlendiriyor beni. aklıma düşenleri fazla ölçüp biçmeden kırk yıllık dostuma anlatır gibi yazıyorum sonra.
aslında biliyorum ki bir kaç kişi dışında hepiniz yabancısınız bana. ve belki de bu yabancılık, bilinmemezlik, tanınmamazlık kalkanı yüreklendiriyor beni. öyle bir an geliyor ki; insan o 40 yıllık dostlarına anlatamadığını daha önce hiç görmediği bilmediği yedi kuşak yabancıya anlatabiliyor. çünkü anlatmazsa çatlayacağını biliyor. sanırım ben de çatlamamak için yazıyorum size!

fakat bu yazı ve blog işine girdiğimden beri adeta güreşiyorum kendimle. çoğu zaman hatta bugün bile o cennet gibi mekanın tadını çıkarmak yerine bu yaptığımın yani düzinelerce kelimeyi bir araya getirip sonra da bir blogdan internet okyanusuna bırakmanın çok aptalca, saçma ve hatta vakit kaybı olduğunu düşündüm bir kez daha. ama sonra ne yaptım? okuduğum kitabın hoşuma giden cümlelerinin altını çizdim. ve sonra bir anlık nefes alış verişimde karşımda gördüğüm insanlar hakkında yine yeniden yazılar yazdım.
peki niçin?
hayır, sadece siz okuyasınız diye değil.
blogunda dün tesadüfen gördüğüm bir cümlesinde şöyle diyordu sevgili 1646; .
"Bir insan niye okur, haydi okudu diyelim niye yazma ihtiyacı duyar? Bunların sebebi bana göre yalnızlıktır."

haklıydı. ne kadar çok dostumuz, eşimiz, arkadaşımız , kankamız olursa olsun biliyoruz ki en nihayetinde tek başınadır insanoğlu bu dünyada. işte bu yalnızlığı yenme çabalarından biri olarak görüyorum ben de yazma eylemini.

belki de bu yüzden okumak için can attığım ve daha on beş sayfasını bile tamamlayamadığım elimdeki kitabı bırakıp yazmaya başladım. sanki etrafımdaki insan hikayeleri kaçacakmış gibi. oysa onlardan her yerde o kadar çok vardı ki. hepsi kaçsa bile ben oradaydım. hakkımda yazacak çok şeyim var çünkü. misal yıllar sonra o sigarayı ilk kez yakıp derin bir nefes çektiğimde nasıl utandığımı anlatamam size. hayır utancım dumanından ve kokusundan nefret edip de her seferinde etrafımdakilere vaaz vermem nedeniyle değildi. mağlubiyetimden , bu kadar çabuk ve kolay pes edişimden utandım. kıçı kırık bir sigara da teselli aradığım için utandım. çokca da kızdım kendime.
ama yapamıyorum, bir türlü konsantre olamıyorum hiç bir şeye. hemen ilgimi ve hevesimi kaçırıyorum. keyifle yaptığım işlerden de bir şey anlamıyorum artık. sanırım daha kötüsü hayata konsantre olamamak. dürüst olmaya çalışıyorum kendime. günlerdir bu hayattan ne isteğimi sorguluyorum. fakat tam bir şeyler bulur gibi olduğumda hemen karşı tezini üretip bu saniyelik hevesimi kursağımda bırakmakta o kadar mahirim ki, yılmadan üzerine gittiğim ikinci, üçüncü, dördüncü denemelerimde de bu kısırdöngüyü aşamayıp pes ediyorum. en kolayını yapıp tütüne başlıyorum işte. oysa kendimi güçlü sanırdım. değilmişim.

az önce söndürmeme rağmen tiryakiler gibi bir sigara daha yakıyorum öğle saatinde geldiğim bu şirin cafede. ağaçların ve yapay da olsa büyükçe bir havuzun ortasında huzur vaad eden bir yer. masaların sıklığından haftasonları dolup taştığı anlaşılıyor. ama şimdi sadece bir iki masa dolu. onlardan birinde beş altı masa uzaklıkta bakımlı esmer güzeli bir bayan, saçları kırlaşmış sırtı bana dönük olan orta yaşlı bir adamla bir şeyler konuşuyor sükunetle. arada da elindeki sigaradan bir nefes almayı ihmal etmiyor. o sırada deminden beri masamın etrafında dolanan şırnaşık kedi ısmarladığım menüyü getiren garsonla birlikte sokuluyor masama hatta masanın altına girip istekli gözlerle bana bakıyor. maalesef yiyeceği tarzda yemeğim yok. buna rağmen bir parça atıyorum önüne. yemiyor. "ne halin varsa gör" deyip önümdeki kitaba odaklanmayı deniyorum. o da yüz vermediğimi görünce beni bırakıp bu sefer de hemen soluma yeni gelen dede ile toruna sırnaşıyor. tam o sırada 27-28 yaşlarında kızıl saçlı, yeşil montlu bir bayan geliyor iki masa öteme. oturacakken karar değiştirip süs havuzunu ve güneşi tam cepheden gören benim yanımdaki boş masaya oturuyor. ve yüzünü güneşe veriyor. bense önümdeki kitaba dönüyorum yeniden.

bu şekilde ne kadar zaman geçtiğini hatırlamıyorum. garsonun masamdaki boşları aldığını ve bana bir şeyler söylemeye çalıştığını geç farkediyorum. kulaklığımı çıkarıyorum. kaçıncı kez tekrar ettiğini bilmediğim sorusu için "efendim" diyorum.

- çay alır mısınız tekrar?
- evet lütfen. ama küçük bardakta olsun bu sefer.

kızıl saçlı bayanın ve solumdaki dede ile torunun gitmiş olduklarını işte o zaman farkediyorum. garson çayımı getiriyor. ben bir saat içindeki altıncı sigaramı yakıyorum. acemice açtığım paketi kapatırken zorlanıyorum. sonra birden kibrit kutularındaki vasati kırk çöpün gerçek olup olmadığını test etme fantazim düşüyor aklıma. henüz cebime koymadığım bir kutu kibriti garsonun şaşkın bakışları arasında tereddütsüz kürk mantolu madonna'nın üzerine boşaltıyorum. bir şey demeden gidiyor garson. sigara yakıp attığım altı çöpü de ilave ederek dikkatlice ve bir bir sayıyorum kibrit çöplerini. tam 42 tane sayıyorum. seçim sonucu dikkatinde saydığım için tekrar saymaya gerek görmüyorum. gülümsüyorum. fazla çıkan iki çöpe mi yoksa yaptığım bu anlamsız harekete mi güldüğümü bilmiyorum. sadece gülüyorum.

sırnaşık kedi yine masamın dibinde. güneş , bulutların arasında. üşüdüğümü hissediyorum. yarım saat önce gittiğim halde tuvalet ihtiyacım nüksediyor. gidip gitmemekte kararsız kalıyorum. o sırada bizim kedi sırnaşacak yeni bir kurban ediniyor kendine. kızıl saçlının boşalttığı masaya yeni gelen ve muhtemelen yirmili yaşların ilk çeyreğindeki asker traşlı delikanlının masasının dibinde şimdi. siyah kabanlı, sert yüzlü delikanlı hiç oralı olmuyor. cebinden çıkarttığı kartvizitler arasında bir telefon numarası arıyor büyük ihtimal. kedimiz pes etmiyor, bu sefer de yan masadaki nine ve toruna askıntı oluyor. ve bingo! ninenin attığı hamburgeri beğeniyor ve sonunda mideye bir şeyler indirmeyi başarıyor bizim sırnaşık.
şu şırnaşık kadar olamadığım,yeterince mücadele etmediğim geçiyor aklımdan. çabuk pes ettiğim için kendime kızıyorum. bu arada güneş bulutların arasından çıkmış yüzüme yüzüme vuruyor. üşüdüğümü hissediyorum.
.

02 Aralık 2009 Çarşamba

cahit

yüzü gibi ince ve narin ellerini bana uzatmış “buraya gel cahit” diye sesleniyordu. "ben cahit değilim" dedikçe ısrarla “cahit gel lütfen ” diyordu. beyazlar içindeydi. çok güzeldi. daha önce görmediğime emindim. ama yine de anlamlandıramadığım iç gıcıklayıcı bir hisle doluydu içim. sanki biraz sonra gözüm bir yerden ısıracaktı bu esrarengiz güzeli. nasıl bir oyun bu? ya da bu bir oyun mu? çözemiyorum. böyle güzelliği nerde olsa tanırdım. fakat bir türlü kim olduğunu çıkaramıyordum. ben durumu çözmeye çalıştıkça ve şaşkın baktıkça yüzüne “lütfen benimle gel cahit” diyordu. bir şeyler eveleyip geveliyorum. sanırım saçmalıyorum. sonra birden ürkek ve titrek ellerimle yosun yeşili tahtaya şiire benzer bir şeyler yazıyorum.

cahit olamam ben
üç cahit var ömrümde tanıdığım
cahit sıtkı, cahit kulebi
ve müdür muavini cahit bey
allahsız çok pis döverdi bizi

aniden uyanıyorum. ama sakinim. kabus desen kabus değil, peri masalı desen hiç değil. bir garip rüya. sadece bir rüya diyorum. ama etkisinden de çıkamıyorum. hele ki o kızı tanıyacakmış gibi olmam ama kim olduğunu bulamam kötü ediyor beni. düşünüyorum, düşünüyorum bulamıyorum. bulamadıkça daha kötü hissediyorum. saçmalama altı üstü bir rüya diye tekrar ve tekrar söylenerek teskin etmeye çalışıyorum kendimi. ama nafile. yüzümü yıkarken, hacet giderirken, dişimi fırçalarken kim olduğunu düşünüyorum. bulamıyorum. kahvaltı hazırlarken de düşünüyor fakat yine bulamıyorum. varlığından bile emin olmadığım birini aramak yoruyor beni. kafam dağılsın diye televizyonu açıyorum. akşam ki haberlerin tekrarını veriyor çoğu kanal. bir kanalda üç beş doktor bir hizaya dizilmiş telefonla sorusu ve sorunu olanlara cevap yetiştiriyor. mtv de madonna o eski bilindik hareketli şarkısını söylüyor. şarkıya ayağımla tempo tutup zeytin çekirdeğini ısırmamla “buldum” diye höykürmem, evet hepsi aynı saliselik dilimde cereyan ediyor. belki de bulduğum için zeytin çekirdeğini ısırıyorum. bilmiyorum. tabi ya geçen hafta minibüs caddesinde beyazlar içinde salınırken görmüştüm o'nu. sonuçta büyük ikramiye çıkmış talihli gibi sevinirken dişimdeki acıyı çok önemsemiyorum. annem olsa önce bir la havle çeker sonra bizim oğlan delirdi diye okuyup üflerdi kesin. ingiliz devi chelsea’yi devirdiğimiz maçta ikinci sergen golünden sonra adeta çıldırmış, kendimi ordan oraya atmış arada camı açıp akasya sokağın sessizliğine böğürmüştüm avazım çıktığı kadar. yerlerde yuvarlandığımı gören kadıncağız da “eyvah çocuğu cinler çarptı” deyip okuyup üflemesi fayda vermeyince telaşla karşı komşumuz hacı hüseyin amca’yı çağırmıştı. o hacı hüseyin ki pehlivan gibi, iri cüsseli. ben derdimi anlatana kadar bir güzel pataklamıştı beni. o gün bugündür içimden yaşarım hep gol sevinçlerimi. hey gidi hacı hüseyin toprağın bol olsun yine de. elin ağırdı ama iyi adamdın.
bu ağır düşünceler ufukta kaybolan gemi misali ağır ağır uzaklaşırken zihnimden önceki gün minibüs caddesindeki hayali daha bir berrak canlanıyordu bu kar tanesi beyazlığındaki kızın. trafik her zamanki gibi sıkışıktı. o gün bir daha bu yolu kullanmamaya karar vermiştim. elimdeki kitabı bir anlık bırakıp dışarıyı izlerken fark etmiştim ilk kez kendine güvenen, dünyayı umursamayan bu rahat tavırlarını. ve güzelliğini. saflığını bir de! hatta pollyanna mı amelie mi olsun ismi diye bir süre kararsız bile kalmış amelie isminde karar kılmıştım sonra. evet o’ydu tabi ki. o günkü hallerini başından sonuna yeniden hatırladım.

atlasam arabama özgürlük parkına gitsem şimdi. hem sakindir, kimsecikler yoktur. olsa da tek tük benim gibi işsiz güçsüzler vardır. ya da doğa sevdalısı bir iki tip. köşedeki bakkaldan sigara ile bir de kibrit alsam. kulağımda sting çalarken derin derin içime çeksem çay fincanı ile aynı elimde tuttuğum sigarayı, inci beyazlığındaki amelie kadar özgür ve mutlu olur muyum acaba?
onlarca insanın arasında sanki bu dünyada tek başınaymış gibi adeta dans ederek yürüyor ve pipet kalınlığındaki sigarayı öyle keyifle tüttürüyordu ki özendim o gün ne yalan söyleyeyim. hem haline hem sigara içişine. aslında nefret ederim sigaranın kokusundan ve dumanından. ama işte hayat...

dışarı çıkmam gerektiğini biliyorum. uzun zaman oldu dışarı çıkmayalı. uzun dediysem bana yıllar gibi gelen 2 ya da üç gün. belki de dörttür bilemiyorum. ama bunu çok istediğimden emin değilim. ruhum istiyor bedenim izin vermiyor. zor bir durum. anlatması da zor. ama kafamda provasını yapıyorum.. çıkarken asansörde hep yanıldığım gibi zemin kat yerine bulunduğum sekizinci kata basabileceğimi düşünüyorum. ama ondan önce kapıyı kilitledim mi diye bir kez daha kontrol ettiğimi hayal ediyorum. arabayı çalıştırmadan önce de köşedeki bakkala gidiyorum en hafifinden bir sigara ve vasati kırk çöplük bir kibrit alıyorum. dündar amca’nın “sen sigara içer miydin evlat” sorusunu “bi arkadaşa alıyorum” diye geçiştiriyorum. pek inanmamış görünen “ha” ünleminin ardından gelen “ne olacak bu fenerin haline” ve topa girmek istemediğimden arkadaş bekliyor deyip koşar adım çıkarken daum’u gönderin aykut ve rıdvan’ı hoca yapın diye bağırıyorum. sigarayı yakmadan önce gerçekten kırk çöp var mı diye saymak istiyorum kibritleri. yaktıktan sonra da sayabilirdim. saymadım.

şehir merkezine girmeyi gözüm kesmiyor, sokak aralarından ulaşıyorum parka. ağaçların arasında kuytuda bir yer kestiriyorum gözüme. büfeden tek şekerli çayımı alıyorum boş banka oturmadan önce. banklara, özellikle benim gibi yalnız ve huzursuz banklara karşı zaafımın ve sevgimin nerden kaynaklandığını düşünüyorum. filmlerdeki bank sahnelerini kopyalayıp kolleksiyon yapmaya başladığım zamanı hatırlamaya çalışıyorum daha sonra. bugünkü gibi soğuk kış günü erenköy’de fotoğrafladığım bankı ve o’nu hatırlıyorum şimdi. beyaz, o’na da çok yakışırdı. ve boş bankları o da çok severdi. oysa ben üçünü de çok sevdim. beyazın saflığını, boş bankların yalnızlığını ve hüznünü ve tabi ki o’nu. bankın oturacak yerine ayaklarımı, sırtlık bölümüne de popomu koyuyorum. trenlerde ayaklarını koltuklara uzatanlara attığım fırçalar, verdiğim vaazlar üşüşüyor beynime. kendime kızıyorum bu yaptığım çirkin davranış için ama işte hoşuma gidiyor böyle oturmak. o yüzden aldırmıyorum hiçbir şeye. kendime bile. özgür olmak için gelmedim mi hem buraya? çantamdan kürk mantolu madonna’yı çıkarıyorum. sanki okunma zamanını bekler gibi aylarca kitaplığımda duran kitabı neden bilmem şimdi okumak istiyorum. mp3 çalarımı ayarlayıp sigaramı da yaktıktan sonra ulaşabilirim belki kendi nirvanama. dünyadan ve sıkıntılarından ancak bu şekilde soyutlanabilirdim. ama işte o acemi, çekingen ve baş döndüren sigara çekişim sırasında şimşek gibi bir başka görüntü düştü zihnime. en son dışarı çıktığım gün. amelie’yi gördüğüm gün yani. içinde bulunduğum otobüsün yanındaki aracın camına düşen aksim geldi hatırıma. itiraf etmeliyim ki korkmuştum o halimden. sonuçsuz ve salakça bir iş görüşmesinden dönüyordum yine. sert ifadeli. mesafeli biraz üzgün çokça hüzünlü gergin bir yüz bakıyordu bana! otobüstekilerin de aynı yüzü gördüğü geldi aklıma ve belli belirsiz zoraki bir tebessüm yerleştirdim hemen yüzüme. fakat aynı gerginlikte eski halini alması uzun sürmedi yüzümün. şimdi ise aynı yüz bir belediye bankının üstüne tünemiş bir bedende hoyratça ve acemice bir sigarayı üflüyor, kulağındaki müziğe tempo tutup elindeki kitaba odaklanmaya çalışıyor. o gün korkunç bulduğum yüzü şimdi komik buluyorum.

sonra niye bilmem ışık hızıyla odama dönüyorum. 3 gündür dışarı çıkmadığım odama. belki de dört bilemiyorum. hepi topu üç buçuk metrekare olan ve sabahtan akşama müziğin ve güneşin eksik olmadığı derli toplu sayılabilecek odamdayım. bir tek masam dağınık tıpkı kafam gibi. üzerimdeki ataleti sonlandırıp bilgisayarı açabilirsem şayet yazıya dökmeyi de düşünüyorum elbet bu düşüncelerimi. hatta biraz daha güçlü hissedersem kendimi belki özgürlük parkına bile gidebilirim. kafamda karıncalanan astarsız düşünceler, ruh ve bedenimdeki kafkanın samsa’sı ağırlığındaki uyuşukluk devam ettiği için şu an için buna imkan yok. ama işte bir kalksam, bir kalkabilsem. cahit bile olabilirdim.
.

01 Aralık 2009 Salı

o şarkı

sabahtan beri baygın ve de isteksiz baktığım ilanları bırakıp radyoda çalan o çok bilindik ve üstelik benim çok sevdiğim hatta zamanında yüzlerce kez üst üste dinlediğim şarkıyı nasıl bilemediğime şaştım. aslında şarkıyı biliyordum da grubun ismi aklıma gelmedi. skik ilanları bırakıp şarkının ve grubun peşine düştüm şimdi. zaten bi skim yoktu ilanlarda. trenle pendik'i geçtikten sonraki o duvar yazısı aklıma geliyor bu dışı bol makyajlı içi boş ilanları her okuyuşumda. alem göt olmuş. evet ibrahim; alem hem göt hem ibne olmuş. gram çıkarı için değil seni, kendini bile satıyor adamlar. market hizmetine bakkal ücreti vermek istiyorlar. ille de sömürcem ille de öpücem diyorlar yani. şarhoş da değiller hani. ama inanamıyorum bilgisayarımda bulamadım şarkıyı ve grubu. dur bi dakka uzunca bir müddet telefonumun çalma efekti olmuştu. tabi ya elbet telefonumda vardı. hassktir... bugün de amma bozuk ağzım. alın tek düzeninizi de bütçenizi de, resmi ve gayrı resmilerinizi de kıçınıza sokun adi herifler demeye ramak kalıyor her seferinde ama. ama işte... lanet olsun ki başka bir iş bilmiyorum. fakat telefondan da silinmiş bu muhteşem şarkı. şaka gibi! ya beynime ya teknolojik aletlerime virüs girmiş olmalı. inat ediyorum gogıla bakmamak için. ama işte gogılın da bir ibnelik yapacağından çekiniyorum. hayır. doğrusu; her daim övündüğüm hafızama zaman kazandırıp bir nevi güven oyu aldırma çabası sanırım bu son çırpınmalar.
neydi neydi... deli olacam... hani guardiola'nın barcelona sahaya çıkarken çaldırdığı manyak şarkı hatırlasana be adam. yok olmayacak. tamam olm gogıl bu sefer de sen kazandın. hayat kazandı, ardına bakmadan çekip giden yıllar kazandı. ama alzheimer olmak için çok gencim doktor.

29 Kasım 2009 Pazar

crazy

az önce demlediğim çayı kitap okurken mi yoksa film izlerken mi izlemeliyim diye derin düşüncelere gark oldum! az önce dediysem bu yazıyı yazmaya karar vermeden otuz beş dakika evveldi canım. hala karar verebilmiş değilim. sevgili doktorun dün akşam incelik yapıp şahsıma gönderdiği crazy filminde en beğendiğim müziği dinliyorum şimdi. her zamanki gibi tekrar rekorları kırıyor bu fransız tınısı, emmenez moi. ve national geographic izler gibi düşünce atlasında ilerliyorum düşe kalka. bir yandan kankanın önerisi kitabı gözlüyorum uzaktan ve elbet üzerinde düşünerek. yazarın tanıdık gelen hikayelerini düşlüyorum. hatta bir adım ötesi yazara yazmak istiyorum. ama çoğu zaman olduğu gibi gereksiz yalakalık gözüyle zanlı olmalarından çekindiğim gerçek hislerimi ve beğenilerimi sunmaktan kaçınıyorum. yanlış anlaşılmaktan korkuyorum. çünkü çok yanlış anlaşıldım. çok da yanlış anladım bu hayatta. asıl meramımı sormak istiyorum sadece rol kesmeden. ama bazı durumlarda da gerekiyor rol kesmek. önüne geçilemiyor. misal bayramın ilk günü annemin yedinci ortak olduğu kurbanda hoşlanmadığım havadan, ortamdan basit rahatsızlığımı bahane ederek kaçtım. biradere devrettim aileyi er kişi olarak temsil görevini. kulağımda müzik akşama kadar yattım ben de. bugün de çıkıp dolaşalım diye teklif götüren arkadaşıma domuz gribi oldum yatıyorum evde diye yalan söyledim. telaşlandığını görünce yalan söylediğimi, canımın istemediğimi söyledim. ama hala karar veremedim çayı nasıl içeyim diye. aslında sana da yalan söyledim canım okuyucu. tüm bunlar dün öğleden sonra meydana geldi. yapacak bir şey bulamadım, canım sıkıldı bugün olmuş gibi şimdi yazıyorum bunları sana. çay mı? rahmetli her akşam bir demliği devirmeden uyuyamazdı. bense bir bardak içsem uyumak için akla karayı seçerdim geceleri. bu nedenle sadece öğleden ve yemekten sonraları severim çayı. zaten rahmetlinin ne çay ne de insan sevgisi bulaştı bize. garip tercihleri olan, kalabalıktan kaçan yabani ve kararsız bir metabolizma olarak idame ediyorum geri kalan ömrümü. ne bu aralar elimden düşüremediğim yeni kitabımı okurken ne de film izlerken içebildim çayı da. malum köşeme gidip bu sefer bir de sandalye çekip altıma, sokağı seyrederken içtim. şarlo filmlerindeki gibi hızlı hareketlerle sokakta hareket eden araçları ve insanları izlerken yani. ziyaretin biri bitiyor öteki başlıyordu. kendi yağında kavrulan ortalama türk ailelerinin yanında ağır abiler ve ablalar da vardı ziyaretçiler arasında. sanırsın ki oscar ödül törenine geliyorlar. her zamankinden daha hareketli ve kalabalıktı sokak. bir süre sonra bundan da sıkılıp televizyonu açtım. eski bir türk filmi oynuyordu. siyah beyazdı. müjde ile şener geldi aklıma. sonra da öptüğüm kızlar. oysa ne garip duyguydu şu ölmek! bir açıklaması vardı elbet. charles aznavour'u bırakıp ahmet kayayı taktım vinampa. hava ise şimdi en sevdiğim halindeydi. sağanak yağmurlu ve hüzünlere hüzün katılası. ama yoruldum, çok yoruldum. özledim bi de. hadi şimdi benden selam söyleyin o nazlı sevgiliye.